Bir Yazı Yaratalım-Beyoğlu

    Yazan: Sis Etiket: »
    Beğeniler


    Yeni bir şey deneyelim dedik.Konusunu sadece bir tek cümleden alan hikayeler yazalım istiyoruz.Ne uzunluğu kısıtlı ne konusu ne türü.İsterseniz o cümlenin çağrıştırdığı bir düz yazı da yazabilirsiniz,isterseniz şiir isterseniz hikaye.Tek kural ilk cümlenin verilen cümle olması.Kalemlerinizi hazırlayın bakalım:)



    KONUSU:Beyoğlu'nun ara sokaklarından İstiklal Caddesine çıkarken,aklında olan tek şey yetişmesi gereken yerdi.

    4 Kişi Yorum Yapmış.

    1. Sishyphos says:

      d@phne dedi ki...

      Beyoğlu'nun ara sokaklarından İstiklal Caddesine çıkarken,aklında olan tek şey yetişmesi gereken yerdi.
      "Bazen kendimi o kadar yorgun hissediyorum ki" diye düşündü. Sürekli bir geç kalmışlık duygusuyla yaşıyordu içinde. Bütün hayatı bir koşturmaca ve bir yerlere yetişme telaşıyla geçiyor gibi geliyordu ona. Yetişilmesi gereken yerler, mutlu edilmesi gereken kişiler ve bu telaş artık onu yormaya başlamıştı. Gözlerini kapattı bir an için. Kendisini deniz kıyısında sakin bir kasabada hayal etti. Öyle gözde tatil merkezleri gibi değil ama, sessiz, ıssız, nasılsa keşfedilmemiş bir sahil kasabası.Bir ucundan bir ucuna en fazla 15 dakikada yürünebilecek kadar küçük bir kasaba hayal etti.Hayatının otomobiller,cep telefonu ve bilgisayar olmadan nasıl olacağını düşünmeye çalıştı. Sonra elini salladı, bu düşünceleri kafasından uzaklaştırmak ister gibi. "Saçmalamayı bırak oğlum Clark" dedi kendi kendine. "Acele et biraz. Dünyanın sana ihtiyacı var. Hem daha üstünü değiştirecek bir telefon kulübesi bulman gerek.Uçmalısın" Ve uçtu Süpermen, İstiklal caddesinde bir telefon kulübesi arayarak...

    2. Sishyphos says:

      Sishyphos dedi ki...

      Beyoğlu'nun ara sokaklarından İstiklal Caddesine çıkarken,aklında olan tek şey yetişmesi gereken yerdi.Rejans'a çok yakın
      olmasına rağmen sanki adım attığı halde ayakları mesafeyi gerisin geriye katediyor gibiydi.İçinden
      ''Allahım ne olur yetişeyim.''
      diye düşünürken bir yandan da şu topuklu ayakkabıyı icat edene ve giymeyi seven kendisine bin bir küfür ediyordu.
      Çok önemli bir yemekti yetişmesi gereken.Önemi sadece Rejans'ın yemekleri olmasından değil biraz da yemeği
      birlikte yiyeceği kişilerden kaynaklanıyordu.Kaç insan eski sevgilisi,eski sevgilisinin yeni sevgilisi,eski kocası,
      eski kocasının yeni sevgilisi olan kendi iş ortağı ve şimdiki sevgilisi ile yemek yeme gafletinde bulunurdu ki.İnsanları ve ilişkileri
      hiç anlayamamak bizi neye sürükler acaba diyerekten caddenin taşları arasına sıkışan ince topuğu kurtarmak için durdu.
      Bir anda müzik çalan birilerinin önünde durduğunu fark etti.Genç bir kadın ve adam yere bağdaş kurmuş ;
      birisi bir tür ince davul öbürü bir tür uzak doğu telli müzik aleti çalıyordu.Çevrelerinde de daire şeklinde
      toplanmış olan insanların tam ortasından geçmişti fark etmeden.Çevresindeki insanların itiraz seslerini duyamadı o anda.
      Sadece müzik çalan erkeğin yüzüne kilitlenmişti.Sıradan bir erkek yüzüydü aslında.Tek bariz olan şey çaldığı
      müziği gerçekten keyifle ve hissederek çaldığını belirten o ifadeydi.Ve aklına girmiş olan o yüzü tanımışlık hatta
      dokunmuşluk duygusu.Sakallarının eline batışı hissi bile sanki az önce o yüze dokunmuş gibi gerçekçi ve akılda kalıcıydı.
      Kendi kendine
      -Kokusunu biliyorum. dedi
      Evet o adamın kokusu aralarında 3-4 metre olmasına ve açık havaya rağmen tam burnundaydı işte.Yaklaşıp koklamasına
      gerek bile yoktu,emindi kokusundan.''ne yaşıyorum bir tür deja vu mu ''diye düşündü.Yok bu bir anıyı hatırlamaktan
      ya da yanılsamadan daha güçlü bir şeydi.Erkeğin yüzüne baktıkça ufak anı parçaları canlanıyordu gözünün önünde.
      Sabah yatağının yanındaki komodine bir bardak mis kokan taze kahveyi bırakan eli.Duş perdesinden içeri burnunu sokup
      soytarılık yapan arada dikizleyen güleç surat.Mutfakta omlet yaparken arkasından sarılan kolların hissi.
      ter ile ıslanmış bedenine soluyan o sıcak nefes.
      -Neler oluyor?
      Şaşkınlıkla ağzından çıkan cümleyi duyan yanındaki kadın,
      -Hep burda çalarlar.Bu kadar beğendiğinize göre bahşiş vermeyi düşünebilirsiniz.dedi
      Çevresinden gelen itiraz seslerinin artmasıyla ortadan çekilmesi gerektiğini düşündü.Çantasını karıştırıp eline gelen bozuk
      paraları adamın az önündeki şapkanın içine bırakırken erkek bir an gözlerini açtı.O gözleri kendi gözlerinden 3-5
      santim uzakta görmüş olduğu hissi ne kadar güçlüydü.İstemeyerek o gözlerden kendini kurtarıp arada sırada dönüp
      arkasına bakarak yoluna devam etti.Kafası hem karışık hem de içi anlayamadığı bir şekilde sanki kavuşmuşcasına
      mutluydu.Rejansın sokağına dönmeden uzakta kalan adama tekrar baktı.Tekar görmeliyim diye geçti içinden.Restorana girdiğinde
      karşısında onu selamlayan bir zamanlar yaşamını paylaştığı erkekleri değil sadece deminki hayali görüyordu.
      Sevgilisi onu öpmek için uzandığında birden aklındaki cümleyi söylemeye karar verdi.
      -Çok iyi bir insan olabilirsin.ama seninle mutlu değilim.senden ayrılıyorum.
      Herkesin şaşkın bakışları arasında gerisin geriye restorantdan çıkıp erkeğin hala olduğu yere gitti.
      Kenarda durup bu sefer müziği dinlemeye başladı.Sabırla o müziğin bitmesini bekleyecekti.

    3. Sishyphos says:

      Sishyphos dedi ki...

      Beyoğlu'nun ara sokaklarından İstiklal Caddesine çıkarken,aklında olan tek şey yetişmesi gereken yerdi.
      Galatasaray Lisesi’nin yanından ileri doğru devam edip etmemeyi düşünürken saatine baktı.Daha vakti olduğunu görüp sevinerek Avrupa Pasajına doğru yürümeye başladı.Ne zamandır Madam Sara ve Ginger-Gina ikilisini ziyaret etmemişti.Bu pasajın kapısından her girişinde olduğu gibi yine bir an duraklayıp sanki tarih kokusunu almak istermişcesine derin bir nefes aldı.56 mt. uzunluğunda cam tavana sahip bu pasaj gerçekten üst galerisindeki hala duran insan boyutundaki heykelleri,belki de Jardin des Fleurs adını terk edeli çok kısa bir zaman olduğunda giriş ve çıkışlarında aydınlatmaya kullanılan gaz lambası yuvaları,korent tarzı sütun başlıklarıyla onu hep büyülemişti.Madam Sara’nın dükkanından içeri girdiğinde hemen seslenmeye başladı:
      -gingerrr,ginaaaa nerdesiniz?
      Üst asma kattan tezgahın üstüne atlayan kocaman gri İran tekiri tanıdık bir sese gelmenin rahatlığıyla mırıl mırıl sesler çıkararak tezgaha boylu boyunca uzanıp karnını kaşıtmaya açtı hemen.
      -Ginaa, kızımm, nerde bakalım madam ile ginger?
      Kediyle konuşurken içeri çok üzgün yüzlü bir yaşlı hanım girdi.
      -Madam nedir bu surat,kötü bir şey mi var?
      -Sorma Sis.Gingerı kaybettim dün gece.Dayanamadı artık yaşlılığa.Tek avuntum yanında ben ve gina varken huzurla ve acı çekmeden ölmüş olması.
      -Madam çok üzüldüm.Ama konuşmuştuk .Beklenecek bir şeydi bu.Bir kedi için uzun denebilecek bir süre yaşadı biliyorsunuz.17 yıl az değil.Ginamız var .Ne olur üzmeyin kendinizi çok fazla.
      Bir yandan Madam sara’yı avutmaya çalışırken bir yandan da kendi üzüntüsünü bastırmaya uğraştı.Yastık diye dalga geçtiği o kedi neredeyse yaşamındaki kişilerden biri haline gelmişti.Konuyu değiştirmeye çalışarak pasajda yapılması planlanan restorasyon işlerinden bahsetmeye başladı.Ki yanlış bir seçimdi.Kendisi kadar Madam da biliyordu ki yapılacak restorasyon bu pasajın tarihi kimliğini tümden yok etmeyi amaçlayan ticari bir plandı.Göxü bir yandan sürekli saatine takılıyordu.
      -Madam kısa süreliğine uğrayabildim.Denizle randevum var.Ama söz size, en kısa zamanda uzun uzun oturmaya gelip size kahve falı baktıracağım.
      -Sana tekrar kahve falı bakmayacağımı bildiğin halde hiç vazgeçmeyeceksin denemekten Sisciğim.O falda gördüklerimin tek tek gerçekleşmesinin bana verdiği acıyı ve senin yaşamını dağıtmasını unuttum sanmıyorsun değil mi?
      -Hadi madam kıyamazsın sen bana.Kahvemi alır da gelirim valla,sen bakmadan da bir adım atmam şurdan.
      Küçük de olsa bir gülümseme yaratmış olarak Madamla vedalaşan Sis Tünele doğru yürümeye başladı.Çok az vakti kalmış olmasına rağmen Aznavur Pasajının girişindeki bijutericiye uğramayı da ihmal etmedi.Yine lüzümsuz para harcadığının farkında olarak ama kendine engel olamayarak 2 fular ve bir kolye seti beğenip aceleyle sardırdı.Deniz geç kalınmasından hoşlanmayan bir adamdı.Onun suratını çekmektense hiç gitmemek daha hayırlı olabilirdi.
      Narmanlı Hanın kapısından girerken tekrar o bilinmedik ve hayali bir dünyaya girme hissini yaşadı.Bir arkadaşı kendisinin de yazdığı ekşisözlükte tam olarak şöyle tanımlamıştı bu hanı.
      ‘’ alice in harikalar diyarina gecis yaptigi kuyuya benzer...hayat disarida hizla ve birazda karmasik bir gurultuyle akarken hanin kapisindan baska bir dunyaya gecis yaptiginizi anlarsiniz...karmasa burada rehavet, sakinlik ve belirsiz bir huzurla dolar, yol sizi karsinizda ki noterin onunde bulunan banka yonlendirir...baska bir duyguya burunup, huzurla etrafiniza bakinirsiniz; cayci, hali-kilim onarimi yapan insanlar, kafeste keklikler, kediler, asinmis ve parlamis taslar, cakillar...’’
      -Evet ben Alice’im ve bu huzura çok ihtiyacım var.
      Kapıdaki küçük tekel bayiisinde duran genç çocuk tam önünden geçerken söylediği bu lafları üstüne alınıp,
      -Buyur abla ne istedin anlamadım.dedi
      -Yok bir şey canım.Kendi kendime mırıldandım.Ama dur hadi bir paket sigara ver.Kent white lütfen.
      Denizin dükkanında sigara içirmeyeceğini bildiğinden bahçedeki banka oturup sigarasını yaktı.O sırada yaşlı bir kadının gelmesiyle ortalığa 50-60 kadar kedi fırladı.Sis’in bildiği kadarıyla bu kadıncağız bu hanın bedri rahmi, aliye berger ve ahmet hamdi tanpınar gibi sanatçıların stüdyo ve pansiyon olarak kiraladığı dairelerinin olduğu zamanlardan beri burada yaşayıp kedilere bakmaktaydı.Sigarasını yarıda söndürüp yerinden kalkıp bahçenin dip köşesinde bulunan Denizin dükkanına yürüdü.Deniz içerde sinirlendim sinirleneceğim ifadesiyle onu beklemekteydi
      -Asma sakın suratını .Sadece 1 dk geç kaldım.Geldi mi onu söyle.
      -Şişştt geldi.Dikkat çekme,yüksek sesle konuşuyorsun.
      -Ee geldiyse ver hadi.Daha fazla vakit kaybedemem.
      -Sis,sana öğretemeyeceğim ben bu işi.Bak dışardakiler içeri girmeye hazırlanıyorlar.Kapa çeneni ve onları yollamamı bekle.Haa bu arada bir şeylere bakıp müşteriymiş gibi davran.
      İçeri giren genç kızla erkek kitaplara kasetlere bakmaya başladılar.Sis bir yandan tırnak yememek için kendini zor tutup bir yandan normal davranmaya çalışıyordu.Şu biraz sonra yapacağı alışveriş hayatının belki en önemli alışverişlerinden biriydi.Bir o kadar da pahalı bir alışveriş olacaktı.Alacağı şeyin kendisinde olduğunun duyulması ne kadar zaman alırdı acaba.İçinden ‘’çok uzun sürmez,kısa zamanda öğrenip peşime düşerler.iyi saklamalıyım.’’dedi
      O sırada vitrinin önüne koyu renk takım elbiseli yaşlıca bir adam gelip vitrine bakarmış gibi yapıp aslında içeriyi kesmeye başladı.Sis Denizin de fark edip etmediğinden emin olamadan kaçamak bakışlarla dışardaki adamı kolluyordu.Eğer bu adam tahmin ettiği kişiyse ve Deniz de fark ederse alış veriş gerçekleşmezdi.Deniz kendini hiç riske atmamasıyla bilinen bir satıcıydı.
      Zaman durmuş gibiydi.Ne içerdeki gençler çıkmayı biliyor ne vitrinin önündeki yaşlı adam yerinden ayrılıyordu.Deniz ise hala kendisini tanımazmış gibi davranmaya devam ediyordu.İçinde gitgide büyüyen bir sabırsızlık,bir ihtiyaç duygusu ve ya onu alamazsam korkusuyla bir anda karar verdi.Dışarı çıktı.Yaşlı adamın hemen yanında dikilip suratına bakmaya başladı.Yaşlı adam bir iki huzursuzlandıktan sonra döndü ve,
      -Buyrun kızım,bir şey mi diyecektiniz?
      -Yoo sadece bu kadar uzun uzun vitrinde neye baktığınızı merak ettim.Sakıncası yoksa söyleyin ben de bakayım ilginizi çeken şeye.
      -Haa önemli bir şey değil aslında.Şurdaki rönesans dönemi eserlerin tarihçelerini anlatan kitap ilgimi çekmişti.Torunum sanat tarihi okuyor da.Ona güzel bir hediye olabilir demiştim.Ama emekli maaaşımla alamayacağım belli.
      Sis içi çok rahatlamış olarak dükkana geri döndü,Vitrine uzanıp kitabı aldı,bir poşete koydu.Ve denizin şaşkın bakışları arasında dışarı çıkıp yaşlı adama verdi.
      -Buyrun,Ben bu dükkanın sahiplerinden sayılırım.Torununuza benim hediyem olsun.
      Yaşlı adam itiraz etmeye başladığında tüm şirinliği ve çekiciliğini kullanıp (ki sevmezdi kadın kartını oynamayı,ama şimdi ihtiyacı vardı)adamı ikna etti.Yaşlı adam binbir teşekkür mırıldanıp bir yandan da numarasının yazılı olduğu kartı eline sıkıştırıp belki boyunu ve yaşını aşan hayalleriyle oradan uzaklaştığında içerdeki gençler de çıkmıştı
      -Hadi deniz ver artık.Her an yeni biri gelebilir.Çok fazla riske giriyoruz.Ve dayanamıyorum artık,elimde tutmalıyım bir an önce.
      Deniz arkadaki küçük deposuna gidip elinde kahverengi kağıda sarılmış bir paketle döndü.Sis’e verirken.
      -Göstermeden taşı.Allahtan kocaman pazar çantası modası var da o ufacık şeylerden biriyle gelmemişsin. dedi.
      Paketi çantasına koyup Deniz’e kocaman bir öpücük veren Sis dışarı fırlarken geriye dönüp
      -Ödemeni her zamanki yöntemle alacaksın.2 hafta sonra,Bodrumdaki banka şubene yollamış olurum.dedi
      Handan çıkar çıkmaz bir taksiye atladı.Kısacık Teşvikiye yolu bitmek bilmedi sanki.Çantasındaki paket aç kalmışcasına susuz kalmışcasına aç ve beni kullan diyordu.Ama arabada yapılacak iş değildi bu.eve kadar zor bela kendini tutup taksi şoförüne para üstü bile beklemeden bir 20 lira verip kendini eve attı.Ayakkabılarını bile çıkarmadan salona geçip çantasından paketi çıkardı.O aç gözlülüğüyle bile paketi içindekine zarar vermemek için düzgünce açabilmeyi akıl edebildi.Ve işte karşısında ellerinin arasındaydı.

      Moscow, 4/16 March 1870, conducted by Nikolai Rubinstein,(1869 version),Composed by Pyotr Ilyich Tchaikovsky, Romeo and Juliet , Overture-fantasia after Shakespeare's drama ,the world premiere of second edition.

      Elinde tuttuğu şey,koleksiyonerlerin neredeyse uğruna adam öldürebileceği kadar kıymetli bir taş plak kaydıydı.Bu hazineye sahip olmak için göze aldıklarını bir yana bırakıp müzik setine plağı koydu,bir sigara yaktı ve müziğin eşsiz nağmeleriyle ertesi gün iş yerine gittiğinde olabilecekleri bir an olsun unutup kendi dünyasına daldı.
      SON

    4. Sishyphos says:

      medikal dedi ki...

      Beyoğlu'nun ara sokaklarından İstiklal Caddesine çıkarken,aklında olan tek şey yetişmesi gereken yerdi. Çünkü Simge bilimci Robert Langdon kutsal hazineyi arayan tek kişi kendisi olmadığını gayet iyi bilmektedir. New York havaalanından beri kendisini takip eden adamlardan kurtulmak için denemediği yol kalmamıştı. Takipçileri de kendisi ile birlikte İstanbul’a kadar gelmişlerdi. 3 günlük kovalamacının ardından akıllı bir planla Beyoğlu tünel de onları atlatmayı başarmıştı. Şimdi bir an önce elindeki belgeler ve yarısı yırtık bir harita sayesinde şifreleri çözüp kutsal hazinenin yerini bulmalıydı.New York’taki ve Londra’daki dikilitaşlardaki şifreleri çözmüş işin en zor kısmını halletmişti. Bu iki dikilitaştaki şifrelerden sonra İstanbul’daki 3. dikilitaşta yazılanları çözmesi fazla zamanını almadı. Bu üç şifreden çıkardığı sonuç New York 7-1 Londra 12-1 İstanbul 20-1 di.hepsinin sonunda 1 vardı ama baştaki sayılar farklı idi. Bu bay Langdon için bir şey ifade etmiyordu. Elindeki haritadan da bir şey anlamamıştı. Ama bir sahafta araştırma yaparken İstanbul’la ilgili bir kitapta Beyoğlu istiklal caddesinin haritasını görünce kafasında bir şimşek çaktı. Aradığı şey İstiklal Caddesi civarında olmalıydı. Nasıl olduğuna kendiside inanamıyordu ama biraz da şansının yardımı ile doğru yerde olduğuna emindi. “Umarım aynı şansa beni takip edenler de sahip değildir” diye geçirdi içinden.

      Buraya kadar gelip de burada tıkanıp kalmak eli kolu bağlı olmak ona göre değildi. Ama aklına da bir şey gelmiyordu. Yol üstündeki cafelerden birine oturdu. Kendine bir kahve söyledi. Laptobunu açtı. Önce “code” kelimesinin türkçesini buldu. Sonra bunu Google’da aradı. Şifre çözme ile ilgili birkaç sitede gezindi, aradığını bulamadı. Bir sigara yaktı. Daha ikinci nefesini çekmemişti ki sigarasından görevli geldi. 5727 sayılı yasa gereği sigara içemeyeceğini söyledi. İçinden bu yasaya bir küfür salladı. Sinirle sigarasını garsonun getirdiği küllüğe bastırdı. “Okey” deyip garsonu başından savdı. Bir sitede birkaç değişik şifre sorusu gördü. Beyin egzersizi yapmak için bu sorulara daldı. İlk birkaç sorudan sonra her şeyi bırakıp bu sorulara odaklandı. Çünkü sorular çok güzel hazırlanmış sorulardı. Decantee nickli bir kişi soru hazırlıyor ve diğer üyeler bu sorudaki şifreleri çözerek çözüme ulaşıyorlardı. Sanki aradığını burada bulacakmış gibi oldu. Bu soruları hazırlayan kişiyi yani decantee’yi bulursa belki ona yardımı olurdu. Üye profilinde decantee hakkında sadece bir mail adresi vardı. O adrese bir mail yazıp beklemeye başladı. Yine şansı yaver gitti ve 15 dakika sonra mailine cevap geldi. Decantee mailinde işlerinin çok yoğun olduğunu, odaoyunlari724.blogspot.com isimli bir websitesinin yönetimi ile uğraştığını ve böyle önemsiz şifre işlerine artık vakit harcayamayacağını söyledi. Ama eğer isterse ona yardımcı olabilecek bir kişinin telefonunu verebileceğini söyledi. Bay Langdon’un canı sıkılmıştı. Yüklüce bir para teklifinde bulundu ve “benim aradığım kişi sizsiniz” dedi. Decantee “Benim parayla pulla işim olmaz, duymamış olayım” dedi, numarayı verdi ve telefonu kapattı. Bay Langdon çaresizdi. Ama Decantee’nin verdiği ismi tekrar düşününce bir ihtimal dedi. Çünkü Decantee’nin verdiği isim az önceki forumda soruların çoğunu çözen kişiydi. Az önce aldığı numarayı isteksiz isteksiz çevirdi.
      “İyi günler ben Robert Langdon. Medikal bey’le görüşecektim. “
      “Buyrun benim”
      “Numaranızı Decantee Bey’den aldım. Bay Decantee sizin bana yardımcı olabileceğinizi söyledi. Elimde bir an önce çözülmesi gereken bir sayısal şifre var ve benim bu sayılar hakkında en ufak bir fikrim yok” dedi. “Ne kadar para isterseniz bedelini ödemeye hazırım” diye de ekledi
      Medikal “Bizim parayla pulla işimiz olmaz. Zor durumda kalmış birine yardım etmek görevimizdir” dedi ve çözülmesini istediği sayıları vermesini istedi.

      Bay Langdon bulduğu şifreli sayıyı vermek istemedi ilk başta. Hiç tanımadığı bir adam şifreyi çözer ve ona vermezse kendisi kutsal hazineyi bulmaya kalkarsa her şey bir anda elinden kuş gibi uçabilirdi. Bu kadar çabaladıktan sonra basit bir hata ile her şeyi kaybetmek istemiyordu. Ama başkada çaresi yoktu. Mecburen “7-1-12-1-20-1” sayılarını okudu.”Şifreli sayılar bunlar” dedi
      Medikal “Ben sizi arayacağım, benden haber bekleyin.İyi günler” dedi ve telefonu kapattı.

      Bay Langdon’un bu duruma çok canı sıkılmıştı. Ama yapacakta başka bir şeyi yoktu. Hesabı ödedi ve cafeden çıktı. İstiklal caddesinde düşüncelere dalmış vaziyette yürüyordu. Nereye gideceğini bilemiyordu. Zamana karşı yarışıyordu. Bir an önce gitmesi gereken yeri bulmalı ve herkesten önce oraya yetişmeliydi.

      Yürüye yürüye tünele kadar gelmişti. Düşüncelerinden telefonun çalan zili ile kendine geldi. Arayan Medikal’di.Şifreyi çözdüğünü söylüyordu.
      Bay langdon duyduklarına inanamadı.
      “Şifreyi çözdün mü? Bu kadar kısa zamanda hem de öylemi?”
      “Evet” dedi Medikal. Siz İstanbul Beyoğlu’nda mısınız diye sordu. Bay Langdom şok olmuştu. Antalya’daki bir kişi hem de daha önce hiç karşılaşmadığı bir kişi onun o anda İstanbul’da hem de Beyoğlu’nda olduğunu nasıl bilmişti. Bu adam normal değildi. Bu işin sonunun nereye varacağını çok merak etmeye başladı. Sadece “Evet” diyebildi Bay Langdom. Medikal de “Bulduğum şifreye çok yakınsınız o zaman, şifre GALATA” dedi.
      “Galata mı? Anlamı ne?”
      “Galata İstanbul’da bir tarihi bir kulenin adıdır ve Beyoğlu’nda dır. 1348 yılında yapılmıştır” dedi Medikal. Bay Langdom birden heyecanlandı. Evet şifre doğru olmalıydı. Kulenin yapıldığı tarih ile kutsal sırrın başlangıcı birbirine çok yakındı.

      Teşekkür edip telefonu kapattı. Önünde gördüğü dilenci çocuğa mutluluktan 20 YTL verdi. Dilenci çocukta çok şaşırdı bu duruma. Bir tebessüm ile teşekkür etti.
      Bay longdon çocuğa galata kulesinin yerini sordu. Çocuk parmağı ile galata kulesinin tepesini gösterip az ileride dedi. Bay longdon hızlı hızlı adımlarla galataya doğru yürüdü. Etrafını dolaştı önce. Sonrada merdivenlerine çıktı. En tepeye çıkıp istanbulu seyretti. Ne muhteşem bir şehir dedi. Şu Türkler ne garip insanlar. Ellerindeki değerlerin kıymetini bilmiyorlar paraya pula önem vermiyorlar karşılıksız yardım ediyorlar diye düşündü. Daha önce bir çok şehir gezdiği halde hiç böyle insanlara rastlamamıştı. Galata kulesinde şifreli bir metin yada bir işaret aradı ama bulamadı. En tepede bir hilalin olduğu alem vardı. O bir işaret olabilirmiydi acaba? Hilalin baktığı yöne doğru dikti gözlerini. Denizi gösteriyordu. Hazinenin denizde olmayacağına emindi. Bir yerde bir hata vardı. Üstelik aradığı şey hristiyanlıkla alakalı bir şeyler olmalıydı. Buraya kadar hep hristiyanlık dini ile ilgili şifreler vardı. Neden birden bire şifrelerin mantığı değişsindi ki.Ya medikal şifreyi yanlış çözmüştü yada galata kulesinde aradığı şeyi henüz bulamamıştı. Tekrar medikali aradı. Galata da bir şey bulamadığını söyledi. Medikal galatanın çok eski bir yapı olduğunu belki aradığı şeyin silinmiş yada değiştirilmiş olabileceğini söyledi. Bay langdon en tepedeki alemin ne manaya geldiğini sordu. O anda medikalin beyninde şimşekler çaktı. Bay langdon o alemi görmüştü ama eskiden o alemin yerinde bir haç vardı ve bay langdom bunu bilmiyordu. Bay langdon a “alemin yerinde bir haç olsaydı işinize yararmıydı “ dedi. Bay langdon bu kez şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi oldu. Evet belki haç olsa biraz daha işimi kolaylaştırırdı dedi. Medikal “galata kulesinin tepesinde eskiden bir haç bulunduğunu daha sonra bu haçın alem ile değiştirildiğini söyledi. Galata kulesi ve İstanbul hakkında daha fazla bilgi istiyorsan sana bir arkadaşımın telefonunu vereyim. O sana yardımcı olur” dedi. İstanbulu avcunun içi gibi bilen arkadaşı sishyphos un telefonunu verdi ve selamını iletmesini söyledi.
      Bay langdon hemen cebinden telefonu çıkarıp verilen numarayı aradı.
      İyi günler. Ben Robert langdon. Medikal den aldım numaranızı.kendisinin selamlarını iletmek isterim. İstanbuldayım ve bir sorunum var. Medikal sizin yardımcı olabileceğinizi söyledi.dedi
      Sishyphosla konuşup randevulaşltılar. Yarım saat geçmedende galata kulesinin yanında buluştular. Bay longdom özet olarak konuyu anlattı ama kutsal hazieden bahsetmedi. Araştırmacı olduğunu ve galata kulesi hakkında bir araştırma yapmakta olduğunu söyledi. Galata kulesinin eski resimleri ve tarihçesi hakkında bilgi topğlamak istediğini söyledi. Sishyphos bay longdona galata kulesini tekrar gezdirdi. Tarihçesini anlattı. Galata surlarının kulesi olarak, 1348'de Cenevizliler tarafından yaptırılırdığını . 1509 depreminde surları yıkıldığını ve sadece kulenin kendisi kaldığını Osmanlı devrinde çeşitli amaçlarla kullanılan kulenin, 16. yüzyılda Kasımpaşa Tersanesi'nde çalışan tutsakların zindanı olarak kullanıldığını , 18. yüzyılda da yangın gözetleme yeri olarak kullanıldığını söyledi.. 1794'teki yangında kulenin tümüyle yandığını daha sonra dört yana çıkıntılı pencereli bir kat yapılıp üzeri de külahla örtüldüğünüde ekledi.. 61 metre yüksekliğinde olan kulenin , bodrumuyla birlikte 12 katlı olduğunuda söyledi.. Cenevizliler döneminde kulenin tepesinde bir haç varmış ama şimdi 6.75 m. yüksekliğinde bir alem var dedi. Bay langdon doğru yolda olduğuna emindi. Eski galata resimlerlerinden bulup bulamayacağını sordu sis e . sis ara sokaktaki bir antikacıya götürdü onu. O antikacıda hem galata kulesinin eski maketleri hemde eski resimleri vardı. Bay langdom bir tane maket aldı birkaç ta resim aldı. Maketteki haç ı inceledeğinde haçın bir tarafı diğer tarafa göre daha kalındı. Sanki bir ok gibiydi. Bir yeri işaret eder gidiydi yani. Sis e hemen galata kulesine tekrar gitmeleri gerektiğini söyledi. En tepe çıktılar ve maket bay langdomun elinde iken galata kulesi ile aynı yöne bakar hale getirdi. Haç istiklal caddesi yönünü gösteriyordu. Bay langdom sise sordu. Bu yönde tarihi bir kilise heykel vb bir şey var mı dedi.sis bu bölgenin çok uzun yıllar boyu var olduğunu ve bir çok medeniyetlerin kurulduğunu dolayıs ile de bir çok tarihi yerin olduğunu söyledi. Birlikte aşağı indiler ve istiklal caddesi boyunca yavaş adımlarla yürüdüler. Hem yürüyor hem konuşuytor hemde etraftaki binaları inceliyorlardı. Bay langdom aradığını yine bulamamıştı. Yolun sonuna geldiler. Karşılarında taksim meydanı ve cumhuriyet anıtı duruyordu.galata kulesinin tepesindeki hacın işaret ettiği yer cumhuriyet anıtında bitiyordu.çünkü daha ileride herhangi bir kayda değer şey görünmüyordu. Sadece uzun uzun apartman daireleri ve işyerleri vardı. Bay langdon yorulmuştu. Çimlerin üzerine oturdu ve cumhuriyet anıtına bakmaya başladı. Anıtta ilk bakışta fark edilmeyen ama dikkatli bakıldığında fark edilen bir ayrıntı yakaladı. Atatürk’ün yanındaki kişilerden ikisi askeri üniformalı idi ama bu üniformalar rus subaylarının üniformalarındandı. Bay Langdon bir an duraksadı. “Nasıl yani? Türkiye devletinin kurucusunun yanında Rus subaylarının ne işi olabilirdi ki?” Anıta doğru biraz daha dikkatli bakınca Atatürk’ün ceketinin düğmeleri sağda değil soldaydı.Normalde erkek ceketlerinde düğme sağda olur. Anıta daha da yaklaştı. Bu seferde Atatürk’ün elinin duruşu garibine gitti. Sanki elinde bir şey tutuyormuş gibi duruyordu ama elinin içi boştu. Bay Langdon un bir anda gözleri karardı.Sendeledi. Anıta tutundu.Sis korktu. “İyi misiniz Bay Langdon ?” dedi.Evet evet iyiyim.şimdi geçer dedi bay langdon. Ama gerçekte hiç iyi değildi. Birileri ondan önce gelmiş ve orda duran kutsal hazineyi almıştı. Bu çok açıktı. Bay Langdon bu kadar çabanın boşa gittiğine inanamıyordu. Her şey bitti diye fısıldadı. Sis henüz değil dedi. Aradığınız tam olarak nedir diye sordu. Bay langdon “Atatürk’ün elinde tuttuğu şey neydi biliyormusunuz diye sordu. Hayır dedi Sis. O dünyanın en değerli elmasıydı. Ve bir çok kişi onu arıyordu.Ama o burada herkesin gözünün önünde duruyormuş.sanırım etrafını alçı ile kaplamışlar ve boyamışlar. Aradığım şey o elmastı demiş. Daha doğrusu alçıdan yapılmış bir yumurta arıyorum desem doğru olur demiş. Ama artık onu bulmam imkansız demiş. O anda Sis’in gözleri parlamış. Ama bay langdon’a bir şey belli etmemiş. Sizin için yapabileceğim bir şey yoksa ben izninizi isteyeyim demiş.Bay Langdon kendisine teşekkür etmiş el sıkışıp ayrılmışlar.Sis az ileride hemen bir taksiye binmiş ve hemen bir taksiye atlamış ve “Teşvikiye lütfen” demiş. Taksi evin önünde durunca Sis şoföre 50 YTL vermiş ve üstü kalsın demiş.Koşa koşa eve girmiş ve doğru oğlu Kağan’ın odasına koşmuş. Geçen yıl oğlu ile Narmanlı handa gezerken oğlunun ısrarlarına dayanamayıp birazda söylenerek aldığı o alçıdan yumurtayı aramış. Oğlunun başucundaki komodinin üstünde duran yumurtayı iki eli ile incitmeye korkar gibi yavaşca almış. Hemen mutfağa gitmiş. Bir bıçak alıp yumurtayı biraz kazımış. Koyu gri rengin altından beyaz renk ortaya çıkmaya başlamış. Biraz daha kazımış ve cam gibi bir şey ortaya çıkmış. Musluğu açmış ve suyun altına tutmuş yumurtayı.elleri ile ovmaya başlamış. Alçı ıslandıkça döküldü ve ”Zengin olduuuuuummmm”…………….

    Siz de Yorum yapın